Türk Ocakları Kahramanmaraş Şubesi Ocakbaşı Sohbetleri programında KSÜ İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölümü Öğr. Üyesi Prof. Dr. Ercüment Yıldırım “Türklerdeki Kut Anlayışı İle Mezopotamya’daki Kralın Kutsallığı İnancının Karşılaştırılması” konulu bir seminer gerçekleştirdi.
TÜRKLERDEKI KUT ANLAYIŞI İLE MEZOPOTAMYA'DAKİ
KRALIN KUTSALLIĞI İNANCININ KARŞILAŞTIRILMASI
MESDER Kahramanmaraş Edebiyat ve Sanat Derneği’nde 20 Şubat 2025 Perşembe akşamı gerçekleşen programa çok sayıda akademisyen, şair yazar ve izleyici katıldı. Türk Ocakları Kahramanmaraş Şubesi Hars Heyeti Başkanı Prof. Dr. İbrahim SOLAK’ın açılış konuşmasıyla başlayan programda Prof. Dr. Ercüment Yıldırım; “İnsanlığın temel üretimi tarım veya göçebe hayvancılık olan tüm toplumlar yönetimi, inancın bir parçası haline getirmişlerdir. Toplumun en üstünde konumlanan yönetenler, insanların inandığı tanrı veya tanrılara olan bağlılığı kullanarak kendilerine olan itaati sağlamaya çalışmışlardır.” diye başlayan sohbetine tarihi süreçten örnekler vererek konuşmasını şöyle devam ettirdi:

YERLEŞİK YAŞAMIN BAŞLANGICINDAN SONRA YÖNETİCİLER İNSANLARIN TANRI VEYA TANRILARA OLAN BAĞLILIĞI KULLANARAK İTAATİ SAĞLAMIŞLAR
“İnsanlığın ilk dönemlerinden beri iki soyut kavram olan yönetim ve inanç, eskiçağ tarihi boyunca bir arada düşünülmüştür. Yerleşik yaşamın başlangıcından sonra, temel üretimi tarım veya göçebe hayvancılık olan tüm toplumlar yönetimi, inancın bir parçası haline getirmişlerdir. Toplumun en üstünde konumlanan yönetenler, insanların inandığı tanrı veya tanrılara olan bağlılığı kullanarak kendilerine olan itaati sağlamaya çalışmışlardır. Yönetenler, hâkimiyetleri altında olmayanların itaatini kılıç ile temin ederken yönettiklerinin sadakatini ise tanrıların kendisine verdiğini iddia ettiği kutsallık ile sağlamışlardır.

YÖNETİCİLERİN YANRILAR TARAFINDAN SEÇİLMİŞ OLMA İDDİASI, ESKİ, TÜRK TOPLUMLARINDA KUT ANLAYIŞI İLE SEMBOLLEŞMİŞTİR
Yöneticilerin, tanrılar tarafından seçilmiş olduğu iddiası, Eski Türk toplumlarında Kut anlayışı ile sembolleştirilirken, Mezopotamya’da kralların tanrısal yakınlığı ile kutsallık kazandığına inanılmıştır. Her iki toplumun birbirinden farklı yaşayış biçimlerine rağmen yönetimin bir parçası olan kutsallık iddiası oldukça benzerdir. Günümüzde tanrısal kökenli siyasi egemenlik olarak tanımlanan bu kavram ile her iki toplumda binyıllarca yönetilenlerin sadakati sağlanmıştır. Topluma düzen ve zenginlik getirip kaosu uzaklaştırdığı müddetçe iş gören tanrısal kökenli siyasi egemenlik anlayışı son yüzyılda yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlamıştır. Bu çalışma temelde tanrısal kökenli siyasi egemenlik tasavvurunun Eski Türk toplumlarında ve Mezopotamya’da nasıl geliştiğini açıklamayı amaçlamıştır. Çalışmanın temel problematiği ise bu iki toplumun sahip olduğu yaşayış farklılıklarına rağmen yöneticilerin tanrısal seçilmişliğinin benzeyişlerinin neden kaynaklandığına cevap aramaktır.

TARIMA DAYALI YENİ MEDENİYET ANLAYIŞI İLE HAYVANCILIĞA DAYALI GÖÇEBE KÜLTÜRÜ GELİŞMİŞTİR
Tarımın ortaya çıkışı ile insanoğlunun sahip olduğu avcı- toplayıcı üretim biçimine dayalı ortak kültür yavaş yavaş farklı yönlere doğru gelişme göstermiştir. Dünyanın farklı coğrafyalarında tarım köyleri şehirlere dönüşmeye başlarken hâlâ avcılık ile yaşamını sürdüren insan topluluklarının bir kısmı göçebe hayvancılığı merkez alan bir yaşantıya uyum sağlamış bir diğer kısmı ise avcılıktan getirdikleri savaş tecrübesi ile şehirlere yerleşerek ilk asker sınıfını oluşturmuşlardır.
Göçebe hayvancılık hayat tarzının sonucunda üreterek elde ettikleri ürünler ile yaşamlarını sürdüren insan grupları, avcılık tecrübelerini sürülerini korumakta kullanmaya devam ederken, bu tecrübelerini zamanla yeni tehdit olan diğer insan grupları ile savaşmak için kullanılmıştır. Böylece Paleolitik dönemdeki avcı- toplayıcılığa dayanan ortak yaşayış biçimi son bulurken, tarıma dayalı yeni medeniyet anlayışı ile hayvancılığa dayalı göçebe kültür gelişmiştir.
ESKİ TÜRK TOPLUMLARINDA İLK YÖNETİCİNİN EN İYİ SAVAŞÇI OLDUĞU KABUL EDİLİRKEN YERLEŞİK YAŞANTIYA SAHİP MEZOPOTAMYA’DA BİLGELİK ÖNE ÇIKMIŞTIR
Birbirinden bağımsız yaşam biçimlerinden kaynaklanan bu iki farklı kültür, kendine özgü yönetim anlayışları geliştirmeye başlamıştır. Bu yönetim anlayışları, bu insan toplumlarının sahip oldukları yaşantının sonucunda ortaya çıkan sorunlara çözüm bulabilmeyi amaçlamıştır. Yerleşik ve göçebe olarak tanımlanan insan gruplarının yeme içme alışkanlıklarından tanrı tasavvuruna kadar birçok kültürel ayrımı bulunduğu gibi öncelikleri de farklı idi.
Yerleşik toplumun önceliği tarımsal üretimin devamlılığının sağlanması iken göçebe toplumun önceliği sahip olduğu hayvan sürüsünün korunmasıdır. Fakat her iki toplumda da önceliklerin başında kaosun uzaklaştırılıp düzenin sağlanması geldiğinden dolayı, bir yöneticinin varlığı zorunlu idi. Göçebe hayvancılığı sürdüren Eski Türk toplumlarında bu ilk yöneticinin en iyi savaşçı olduğu kabul edilirken yerleşik bir yaşantıya sahip olan Mezopotamya toplumlarında bilgelik öne çıkmıştır.
İSLAMİYET’TEN ÖNCEKİ TÜRK KRALLARININ BİRÇOĞU KUT KAVRAMINDAN ÜRETİLMİŞ KUTLUĞ ÜNVANINI KULLANMIŞTIR
Eski Türk topluluklarında bereket, gönül, güzellik, talih ve mutluluk gibi kavramları karşılayan “Kut” sözcüğü, bütün bunların dışında tanrının ilahi bir lütuf olarak bağışladığı, siyasi hâkimiyet kudreti anlamına da gelmektedir. İlteriş Kutluğ Kağan ve Kutluğ Boyla Tarhan gibi İslamiyet’ten önceki Türk krallarının birçoğu Kut kavramından türetilmiş olan Kutluğ unvanını kullanmıştır. Bu unvanın, Tanrı tarafından devlet idare etme şansı ve yetkisiyle donanmış kağan, anlamına geldiği kabul edilmektedir.
Aynı zamanda “Kut” kelimesi, Türklerdeki yönetim anlayışının kavramlaştırılmış halini tanımlamaktadır. Bu tanım Türklerin yaşayış biçimi olan göçebe hayvancılıktan kaynaklanmıştır. Geniş bozkır alanlarında sürüsüne bağımlı bir hayat yaşayan bu insanlar, tarım ile geçinen toplumlardan farklı yaşam tarzına sahipti. Öncelikle tarım ile yaşayan insanlar, yıl boyu aynı alanda kalmak zorunda iken göçebe hayvancılık yapan Eski Türkler, ihtiyaçlarını karşılayacak bölgelere göçmekteydi.
Mezopotamya gibi tarımsal hayatı merkeze alan yerleşik toplumlarda yönetimin devamlılığı emirleri yazılı hale getirerek değişmezliğini sağlama üzerine kurulmuşken göçebe bir yaşam tarzı sürdüren Türklerde sözlü talimatlar daha ön plana çıkmıştır. Bu sözlü talimatların ise zaman içerisinde değişime uğramaması için herkesin bildiği genel kurallara dönüşmesi gerekmiştir. Gelenek veya töre olarak tanımladığımız Eski Türklerdeki genel kurallar bütününün bir kısmını da yönetim anlayışı oluşturmaktadır.

MEZZOPOTAMYA’NIN İLK YÖNETİCİLERİNİN RUHBAN SINIFINDAN OLDUĞU SONRASINDA ŞEHRİN ASKERİ KOMUTANININ KRAL OLDUĞU KABUL EDİLİR
Eski Türklerde devletten çok Kut’u taşıdığına inanılan kişinin yani kağanın varlığı yönetilenlerin sadakatini temin etmiştir. Bu sadakat ancak kağanın törenin devamlılığını sağlanmasına bağlıdır. Günümüzde hukuk olarak tanımlanan, insan hayatının her alanına hâkim olan kurallar bütününden ayrı tutulamayacak olan töre, Eski Türklerde yöneticilerin de dâhil olduğu yaratılmış tüm insanların yapması ve yapmaması gerekenleri belirlerken, tanrısal bir temele de sahipti.
Mezopotamya’nın ilk yöneticilerinin ruhban sınıfı mensupları olduğu sonrasında şehrin askeri komutanının kral olduğu kabul edilmektedir. Zamanla askeri güce sahip olan krallar hem meşruiyetlerini sağlamak hem de sorgulanmazlık kazanmak için tanrısal seçilmişliği yani kutsallığını ön plana çıkarmışlardır. Krallar sahip oldukları askeri güce ruhban sınıfının toplumsal etki gücünü de katarak, yönettiklerinin itaatini eksiksiz biçimde elde etmişlerdir.
Mezopotamya krallarının sahip olduğu kutsallığa bağlı olan sorgulanmazlığa rağmen birçok kral yazdırmış olduğu metinlerde, adaleti sağlamış olduklarını belirtmiştir. Mezopotamya’da adalet kavramı, oldukça geniş bir içeriğe sahip olup, sadece işlenen suçlarda gereken cezayı vermek olan hukuksal adalet ile sınırlı değildir. Hukuksal adaletin ötesinde, toplumdaki zayıfları güçlüler karşısında korumak ve yönettiği insanların yaşamlarını devam ettirecek ekonomik zenginliği sağlamayı içerden yönetimsel adalet de oldukça önemlidir.

YÖNETİCİLER, YÖNETİMİ HALKI ADINA DEĞİL TANRI VEYA TANRILAR ADINA YAPTIKLARINI İDDİA ETMİŞLERDİR
Tarih boyunca kralların kutsallaştırılmasının temelinde halkı daha yönetilebilir kılma amacı bulunduğu bilinmektedir. Krallar kutsallaştıkça yönetilenlerin itaati artmakta ve yöneticilerin verdikleri emirler ile yaptıkları uygulamalar daha sorgulanmaz bir mahiyet kazanmaktadır. Hangi ismi veya unvanı taşırsa taşısın kutsallaştırılan yöneticiler, yönetimi halkı adına değil, tanrı veya tanrılar adına yaptıklarını iddia etmişlerdir.
Eski Türklerde, Mezopotamya’nın aksine yöneticinin tanrılara hesap vermiş olduğuna dair bir kayda rastlanmamaktadır. Mezopotamya’daki krallar, vermiş oldukları emirlerin ve yaptıklarının hesabını tanrılara vereceklerine inanmışlardır. Hatta ilerleyen dönemde bir gelenek halini alan yıllık yazdırmalarının temel nedenini bu durum oluşturmaktadır. Özellikle Asur kralları, her yıl yaptıkları seferlerden almış oldukları ganimetlere kadar her şeyi yıllıklarına yazdırmıştır.

MEZOPOTAMYA’DAKİ SAVAŞLAR, KUTSAL BİR MAHİYET TAŞIRKEN ESKİ TÜRKLERDE BÖYLE BİR İNANIŞA RASTLANMAZ
Mezopotamya’daki tanrılaşan krallar, sorgulanmazlık sağlamalarına rağmen Eski Türklerde kağanlar, tanrının Kut vererek halkının iyiliğine çalışması için görevlendirilmiştir. Yine de Mezopotamya’da krallar sahip oldukları tüm bu emretme gücüne rağmen tanrılara hesap verme zorunluluklarından ve toplumsal beklentilerden dolayı sorumsuz şekilde davranamamışlardır. Tanrılar tarafından belirlendiğine inanılan yaşam biçimini sürdürmeye gayret göstermişlerdir.

ESKİ TÜRKLERDE SAVAŞ, YUSUF HAS HACİP’E GÖRE BARIŞI KABUL ETMEYEN DÜŞMANA KARŞI BAŞVURULACAK SON ÇAREDİR
Mezopotamya’daki kralın kutsallığı ile Eski Türklerdeki Kut arasındaki en önemli ayrım savaş noktasındadır. Mezopotamya’daki savaşlar, kutsal bir mahiyet taşırken Eski Türklerde böyle bir inanışa rastlanmamaktadır. Bu durumun Mezopotamya krallarının savaşlara tanrısal bir boyut kazandırarak ordusunu yönlendirme amacından kaynaklandığı düşünülmektedir. Eski Türklerde ise savaş, Yusuf Has Hacip’e göre barışı kabul etmeyen düşmana karşı başvurulacak son çaredir.
Kralın kutsallık kazanması ile yönetimi devraldığına inanılan Mezopotamya ve Eski Türk toplumlarında, kralın ve kağanın iktidardan düşmesi de bu inanca bağlanmıştır. Mezopotamya’da tanrıların emirlerine karşı geldiği iddia edilen kralların yine tanrıların isteği ile tahttan indiğine inanılırken Eski Türklerde, savaşlarda yenilen ve başarısız olan kağanların Kut’u kaybetmiş olduğu düşünülmekteydi.”
Bu vesileyle program konuşmacısı Prof. Dr. Ercüment Yıldırım’a Türk Ocakları Kahramanmaraş Şubesine, Mesder Kahramanmaraş Edebiyat Sanat Derneğine ve kıymetli katılımcılara çok teşekkür ediyoruz.
Selam ve sevgilerle.
