Bir şey yiyip içerken, yanındakilere de vermek iyi olur. Buna, göz hakkı denir. Vermek şart değildir, ancak yanımızda insanlar varken "siz de buyurun" dememek, geleneğe aykırıdır. Bunun için atalarımız, "Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar" demişlerdir. Ya onların yanında yememeli veya yeniyorsa, onlara da ikram etmek insanlık icabıdır.
Eskiden seyahatten dönenlere derlerdi ki "Yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini bir anlat hele !” derlerdi.
Yalnız yaşayan yaşlı bir aile, dostunu ziyarete gider. Biraz sohbet ettikten sonra
- TV’de sohbet eden hocalar vardı, onları dinliyordum. Sabahtan beri açamadım, sen açabilir misin? dedi.
İstediği kanal bulunur TV. Karşısında. meyve yiyorken, TV’de öğrencilerine ders anlatan bir hoca çıkar. Kadın bunu görünce elindeki meyveyi tabağa bırakır. Ev sahibi :
- Ne oldu, meyveni yemeyi niye bıraktın? Der.
O sırada ekranda beliren küçük talebeleri gösterir ve der ki:
- Ben bunlar karşısında bir şey yiyemiyorum, bana bakıyorlar. Önce güldüm hem de kahkahalar atarak. Sonra bunun imkânsız olduğunu anlattım.
-Ama çocuklar bana bakıp bakıp gülüyor, dedi.
- Onlar sana gülmüyor, kendilerini filme alan kameraya gülüyor, resim çekerken biz gülümsüyoruz ya, onun gibi, dedim.
Bana biraz inandı. Meyveyi yeniden eline aldı fakat yüzünü ekrandan çevirerek yemeye başlayınca benim gülmem durdu. Zoraki ve saklana saklana yiyordu. Derinlerde, çok derinlerde kemikleşmiş, yerine sımsıkı oturmuş bir terbiye vardı: "Göz hakkı"
Bu yaşlı kadının içine göz hakkı terbiyesi öylesine bir işlemiş ki, TV’de kameraya baktığında dolayı kendisini görüyormuş hissi veren insanları görünce bile bu hakka girmemek için onların karşısında bir şey yemeyi terk ediyor. Hayran kalınır bu terbiyeye. Ve bu devirde kendi halimizi düşünelim. İnsanların gözü önünde, çarşıda pazarda nasıl da iştahla bir şeyler yediğimiz aklıma geldi. Sonra sosyal medya denen vitrinde, yediğimiz içtiğimiz her şeyi büyük bir "görmemişlik" örneği gibi sergilediğimizi...
Misafirler gelince veya kendi kendimize sofraya oturup besmele çekmeden önce resim çekip bunu nasıl paylaştığımızı, yaptığımız yemekleri, tepsi tepsi kek ve börekleri nasıl milletin gözüne soktuğumuzu hatırladım ve utandım.
Ne kadar bencilleştiğimizi,. her şeyi paylaşmanın verdiği zevkin, bunu görenlerin, gözü kalanların, almaya gücü yetmeyenlerin veya o an için bulamayanların hüznünün üstüne çıktığını görüyoruz. Şunu demek istiyorlar. Başkasının ne hissettiğinin önemi yok, ben mutlu olayım, ben bu hazzı yaşayayım, benim ne yediğimi, nerelere gittiğimi, kimlerle birlikte olduğumu görsünler, ben şu an nasıl mutluyum herkes bilsin, pek çok insanın sahip olmadığı, bulamadığı güzellik ve nimetlere sahibim, işte ispatı, işte resmi, aha da ben, öz çekim yaptım işte, alıntı da değil, bu benim elim, bu benim evim, bu benim sofram, bu benim eşim, bu gülen yüz benim...ben, ben, ben!"
Gösterdin de ne oldu? Başın göğe mi erdi? Falanca seni o halde görünce, içinin yağı eriyecek? Bu nasıl bir zevktir?! Bu gösteriş ve teşhir nereye kadar gidecek? Daha nelerimizi göstereceğiz millete? Hani mahremiyet duygusu, hani utanma, hani göz hakkı korkusu?
Eskiden öyle değildi ama. Özellikle köy yerlerinde ekmek yapanların yanından geçseniz, elinize sıcak ekmek tutuşturulurdu. Kimisi de mal sahibini zor durumda bırakmamak için o ortamdan kaçınarak yolunu değiştiriyordu. Dahası, sofranın üstüne gitmemek için yemek saatleri kimseye uğranmazdı.
Kokusu gitti diye bazı yemekler üstü kapalı sahalarda komşuya da verilirdi. Bir şey yerken biri görürse mutlaka paylaşılırdı. Bu mümkün değilse gizlenirdi. Göz hakkı olmasın diye açıktan bir şey yenmezdi.
Şimdi! Bir kısmını ben saydım. Gerisini siz düşünün.
Bir anne bir yaz mevsimi havalar yeni yeni ısınmaya başladığında, küçük kızı okuldan geldiğinde:
- Anne! Yarın bana daha çok harçlık ver, dedi.
-Neden, ne oldu, diye sordum.
- Bugün arkadaşımın biri gözümün önünde dondurma yedi, canım çok çekti, dedi.
İçim cız etti. Belli ki çok üzülmüş. Kalbi şu an çok hassas, tam zamanı:
- Yarın da sen alıp yiyeceksin değil mi?!
- Evet, hem de onun gözü önünde...
Canı çekmiş bu üzüntü yetmiyor, bir de intikam hırsı oluşmuş. "O bana bu üzüntüyü yaşattı ya, ben de ona aynısını yaşatmalıyım" düşüncesi. Kızıma yapılan davranışın yanlış olduğunu anlatmaya çalıştım.
- Önce şunu söyleyeyim, hadi bizim paramız var ve sen yarın dondurma aldın. Aynı o arkadaşın gibi yerken, parası olmayan başka bir arkadaşın da seni görse ne olacak? Gelip annesinden para istese, belki de ekmek almaya paraları yok, dondurma mı alacaklar?! Senin yaşadığın üzüntüyü o da yaşamaz mı?! Başkasını üzmenin kötü bir şey olduğunu kendinden bilmelisin, değil mi?
- Ama ben o arkadaşımla paylaşırım, dedi.
- Hangi biriyle paylaşacaksın, her çocuk dondurma yemeyi sever.
Başını önüne eğdi.
- Hem, her gördüğün şeyi alman imkânsız. İnsanların buna gücü yetmez ki!
- Ama anne, gözümün önünde yedi. Canım çok çekti, dedi ve ağlamaklı bir hal aldı.
- İleride daha neler neler göreceksin, yeni eşyalar, yeni kıyafetler alan, yeni evi olan, yeni yerler gören insanlar tanıyacaksın. Hangi birine sahip olabilirsin ki? Sabretmeyi ve başka insanların sahip olduğu şeye saygı duymayı öğrenmelisin. Senin sevindiğin şeylere başkasının da sevineceğini, üzüldüğün şeylere başkasının da üzüleceğini bilmelisin. Buna "empati" denir, dedim. Bir musibet bin nasihatten yeğdir.
Eskilerden bazı büyükler, fırından ekmek alırken ustanın yanına gider, kürekten ilk düşenleri alırlarmış diğerlerine göz değdi, hak geçmesin, diye. İnceliğe bakar mısınız?! (Nazardan da sakınmak var. O da başka bir konu)